| | #1 | ||
| Administrator | BEKTAŞÎ sıf. ve i. (esk. türk, bendeş , benzer> bektaş'tan bektaşî ). Hacı Bektaş Veli'nin kurduğu kabul edilen tarikata mensup [kişi]; || Esk. Yeniçeri. || Bektaşî babası veya Bektaşî dervişi , Bektaşi tarikatına mensup derviş. || Bektaşi fıkrası , genellikle dinin şekil kısmıyla ve şeriatın sert hükümleriyle alay eden ve Bektaşîlere mal edilen anonim fıkralar. || Bektaşî-meşrep, serbest düşünceli, açık fikirli, || Bektaşî sırrı, çok iyi saklanan sır. || Bektaşî taşı. — Mus. Bektaşî musikisi , B ektaşî dergâhlarında icra edilmiş olan musiki. (Mevlevî musikisinden sonra en zengin tarikat musikisidir. Klasik musikiden fazla halk musikisine yakındır. Başlıca, mahsulleri, “nefes” denen Bektaşî ilâhileridir. Elimizde besteleriyle 100'den fazla nefes vardır. Bunların dördü hariç, bestekârları meçhuldür.) || Bektaşî devr-i revani, Türk musikisinde 13 zamanlı ve 9 vuruşlu bir küçük usul. [Bazı Bektaşî nefeslerinde görülür. Bir Aksak usulünün sonuna bir Söfyân usûlü getirilerek yapılmıştır. Vuruşları şöyledir: . + düm(2), te(1), ke(1). || Bektaşî raksânı, Türk musikisinde 15 zamanlı ve 9 darplı bir küçük usul. [Bazı bektaşî nefeslerinde görülür, iki şekilde dizilmiş üç tane Türk Aksağı'ndan yapılmıştır. Vuruşları şöyledir: düm(2), te(1), kâ(2), + düm(2); te(l), kâ(2) +düm (2), tek(2), tek(l). ] || Bektaşi raksı, Türk musikisinde 16 zamanlı ve 10 darplı bir büyük usul. (Bazı nefeslerde görülür. Bektaşî raksânı usulünden farkı, sonundaki bir darbın fazlalığından ibarettir. Başta iki tane Türk Aksağı [düm te kâ şeklinde], sonra birer tane Sofyân ve Nîm sofyân vardır. Yalnız “Raks” usulü de denir.) BEKTAŞÎKAVUĞU blş. i. Şişkin gövdeli etli bitki. Tepesi az çok tüylü, çiçekleri sarı olur. Yazın sulanmak ister, kışın su istemez. (Kaktüsgillerden.) — ANSİKL . Bektaşîkavuğu 'nun anayurdu Amerika'dır, özellikle Meksika'da çok bulunur. Kırk kadar türü vardır; limonluklarda yetiştirilen en güzel bektaşîkavukları Echinocactus Grusonii ve E. ingens türle ridir. BEKTAŞÎLİK i. Hacı Bektaş Veli'nin kurduğu kabul edilen tarikat: Bektaşîlikte bu hareketi hoş karşılamazlar. || Bektaşî tarikatına mensup olma. — ANSiKL. Bektaşilik , melâmetten doğmuş tarikatlardandı. Mürşit olarak Hz. Muhammed'i, rehber olarak Hz. Ali'yi ve pir olarak Hacı Bektaş Veli'yi tanıyan ve tamamen Bâtınî olan bir tarikattır. On iki esas tarikattan biri olan Bektaşîliğin, XIII. yy.da Anadolu'ya gelen Hacı Bektaş Veli (1210-1271) tarafından kurulduğu kabul edilir. Fakat Hacı Bektaş'ın doğrudan doğruya tarikat kurucusu olduğunu gösteren kesin belgeler yoktur. Mevlâna'nın çağdaşı olan Haçı Bektaş, Selçuklular aleyhindeki büyük bir isyanın başına geçip sonunda Amasya'da asılan Baba İlyas'ın halifesi Baba İshak'a mensuptu. Hacı Bektaş, Babâîlerdendi (veya babalılardan) ve Vefaiyye tarikatındandı. Babâî isyanının Selçuklular tarafından kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra Hacı Bektaş, sağ kalan Babaîleri çevresine topladı ve daha sonra Bektaşîlik diye anılacak olan yeni bir tarikatın esasını meydana getirmeye çalıştı. Kendisine uyanlara da Bektaşîler veya Bektaşlılar denildi ye sonradan tarikatın sağlam temeller üzerine kuruluşunda bunun büyük bir etkisi oldu. Aslında bir Babaî halifesi olan Hacı Bektaş'ın yaşadığı devirdeki Babaîlere veya ilk Bektaşîlere ait fazla bilgi yoktur. Bektaşî erkânını anlatan ye Erkannâme adı verilen risalelerin en eskisi ancak XVI. yy.a aittir. Hacı Bektaş Veli'nin Makalât adlı Arapça eseri henüz ele geçmiş değildir. Fakat XIV. yy.a ait bulunan ve kimin olduğu bilinmeyen bir eserde Makalât özetlenmekte ve hırka, sakalık erkânı, miyanbestelik, dört tekbir, gülbank, nemed ve Bektaşîliğe ait diğer bilgileri derleyen parçalar b ulunmaktadır. Yine bu eserde, Said Emre'nin Makalât tercümesinde bulunan bir şiiri de yer almakta ve ilk Bektaşî erkânı hakkında, fazla önemli olmasa da bazı bilgiler bulunmaktadır. Bu risalenin bazı parçaları, Bısatî'nin Şah Tahmasb (1524-1576) devrinde yazdığı Menâkıb-ül Esrar Behcet-ül-Ahrâr (Sırların Menkıbeleri, Hürlerin Güzelliği) adlı eserine de alınmıştır. Buradan anlaşıldığına göre ilk Bektaşîler erkânda Alevîliğe aşırı derecede meyilli idiler ve aynı zamanda Ahîlerin erkânına da yakındılar. Bu da Bektaşîliğin, kuruluşundan beri, Ahîliğin etkisi altında kaldığını gösteriyor. Tarihî kaynaklar, Bektaşîliğin Abdalân-ı Rum (Rum abdalları) denilen zümre ile ilk zamanlardan beri ilgili olduğunu da gösteriyor. Hattâ Bektaşîlere “Bektaşî abdalları” denildiği de olmuştur. Bektaşî Velâyetnâme' si de (yazılış tarihi 1440-1441) Anadolu Ahîlerinin piri Ahî Evren ile Hacı Bektaş arasındaki münasebetlerden bahseder. Bektaşîliğin, Kalenderiyye ile de ilgisi bulunduğu açıktır. Hacı Bektaş'ın kendisine uyanların serpuşlarını tekbirlediği, safa nazar ettiği, hırka giydirdiği ve biat töreninde saçlarını tamamen tıraş ettirdiği Velâyetnâme 'de yazılıdır. Yani Kalenderiyye'nin amacı olan çar*-darb olma halı Bektaşîlikte de vardır. Halil Vahdetî Dedebaba (öl. 1650), Hacı Bektaş'ı öven bir tercî-i bendindeki: “Çar-darb ile anındır elif ü tîg u tırâş / Ser ü rîş ile bürüt oldu dilâ hem dahi” taç beyti ile Bektaşîlikteki çar-darb olma halini haber verir. Kaygusuz Abdal da bir nefesinde aynı şeyi ifade eder: “Sakalımla başımı Bıyığımla kaşımı Hâk onara işimi Bu sakalı kırkaram” Menâkıb-ı Hâce-i Cihân ve Netîce-i Can (Hacı Bektaş'ın Menkıbeleri ve Can Neticesi) eserinden de anlaşıldığına göre Abdallar, Kalenderîler, Haydarîler, Câmîler, Edhemîler ve Semsiler, inanç, gelenek ve şekil bakımından Bektaşîlere yakındırlar. Bu yakınlık, XVII. yy.ın sonlarına doğru bütün bu zümrelerin Bektaşîlik tarafından temsil edilmesiyle sonuçlandı. Böylece Bektaşîlik bu Bâtınî inanış yollarının hepsini içinde toplamış oldu. Bektaşîlik tarihinin ikinci devresi Balım* Sultan diye tanınan Hızır Balı (öl. 1516) ile başladı. Bektaşîler bu şahsı ikinci pir olarak tanırlar ve Bektaşî erkânının onun tarafından vaz'edildiğini kabul ederler. Balım Sultan'dan itibaren Bektaşîlik, evli babalar ile, evli olmayan (mücerret*) babalar tarafından temsil edilmeye başlandı. Mücerret derviş ve babalar, kendilerini bu ta rikata tamamen adamış insanlardı. Bunların sağ kulak memelerinin delindiğini ve kulaklarına demir veya bakırdan yapılmış mengûş denen bir halka takıldığını görüyoruz. Velayetnâme ve Bektaşî silsilesine göre, Balım Sultan Hacı Bektaş'tan sonra gelen çelebilerdendi. Çelebiler, Hacı Bektaş'ın kendisine kız evlât edindiği Hatun* Ana'nın oğullarıdır. Hacı Bektaş ile Balım Sultan arasında dört çelebi daha vardı. Balım Sultan'ın ölümünden sonra çelebiliğe kardeşi Kalender geçti. Kalender* Çelebi, Kanunî Süleyman devrinde ikinci bir Babâî isyanı tertiplediği için öldürüldü (1528-1529). Bu yüzden Bektaşîlik bir süre manevî nüfuzunu kaybetti. Kalender Çelebinin öldürülmesinden 23 yıl sonra (1552) Bektaşîlikte çelebilik ile birlikte bir de “dedebaba*”lık görülüyor. Bu makam, Balım Sultan'ın dervişlerinden Sersem* Ali Baba tarafından kuruldu ve böylece tarikatın başına “dedebaba”lar geçmeye başladı. Bu usulün Mevlevîlik tesiriyle meydana geldiği söylenebilir. Böylece XVI. yy.dan itibaren Bektaşîliğin merkezî otoritesi ikiye ayrıldı. Zaten Balım Sultan'ın kurduğu söylenen erkân, Alevîler ile Bektaşîleri ayırmışken, bu sefer de çelebilik ve dedebabalık makamları bu ayrılığı tamamladı. Çelebilerle dedebabaların arası bazen iyi gitmiş, bazen de açılmıştır. Bu arada, çelebilik makamına geçenler aynı zamanda dedebabadan bir de Bektaşî halifeliği almak mecburiyetini duydular. Basit ve oldukça hurafeli inançları olan ve doğrudan doğruya İran safevîlerinin tesirine kapılan, bu yüzden de Osmanoğullarını meşru hükümdar tanımayan alevîler, çelebilere ve dedelere uydular, yani ilk usulü bozmadılar. Bektaşîler ise bunları aralarına almadılar ve asıl kendilerini Hacı Bektaş tarikatı mensubu saydılar. Osmanlı imparatorluğunda yeniçeri isyanında Bektaşîler de yeniçerilere yardım ettikleri için Sultan Mahmud II Yeniçeriliği kaldırdığı zaman Bektaşiliği de yasak etti (1826). Önde gelen Bektaşî babaları asıldı ve sürüldü. Bektaşî tekkelerinin yeni yapılmış olanları yıktırıldı, eski tekkelere de nakşı şeyhleri tayin edildi. Fakat bütün bu sert tedbirlere rağmen Bektaşîler, taçlarının üzerine fes giydiler ve birçoğu da nakşiye'den icazetname alarak Bektaşî tekkelerine şeyh olmanın kolayını buldular. Mahmud II devrinden sonra bu hüküm unutuldu, fakat Bektaşîlik resmen nakşibendiye'nin bir şubesi sayıldı. Son zamanlarda çelebilerden Ahmed Cemaleddin Çelebi'nin babalarla arası açıldı. Bu yüzden kendisinin, Hacı Bektaş'ın yalnız manevî değil aynı zamanda sulbî oğlu olduğunu iddia etti ye Alevîlerin arasına gönderdiği vekilleri ile onların bir kısmını dedebabalardan ayırdı. Bu sebepten dolayı Bektaşîlik bölündü. Türkiye'de tekkelerin kapatılmasından ve tarikatların ilgasından sonra (4 eylül 1925) aynı icraat Suriye'de de yapıldı. Böylece Bektaşîlik yalnız Mısır'da ve özellikle Arnavutluk'ta resmî mahiyette kaldı. • Bektaşîlikte teşkilât . Bektaşîlikte beş derece vardır. Sırası ile: muhip, derviş, baba, mücerret ve halife. Bektaşîlerden iki tanesinin kefaletiyle tarikattan nasip alan, yani bir babaya intisap eden kişiye muhip denir. Muhipler yalnız muhip âyin-i cem'i ile ölü âyin-i cem'ine girebilirler. Muhiplerden derviş olmak isteyen, dervişliğe ikrar verir ve bir tekkeye girer. Orada bir müddet arakıye ile hizmet eder. Dervişliğe lâyık olduğu anlaşılınca dervişlik âyin-i cem'i yapılır ve kendisine dervişlik tacı giydirilir. Babalık, Bektaşîlikte üçüncü derecedir. Ehliyeti olan dervişe, halife tarafından icazet verilirse tacının üstüne sarık sarabilir ve böylece babalık makamına geçebilir. Muhip ve derviş yetiştirebilir, fakat bir dervişe babalık veremez. Babalık vermek yetkisi sadece, Bektaşîlerin en büyüğü olan halifeye aittir. Babalar, peygamber soyundansa yeşil, değilse beyaz sarık sararlar. Mücerrettik, Bektaşîlikte dördüncü derecedir. Evlenmemiş bir derviş yahut baba, mücerretliğe ikrar verir. Kalenderiyye'den geçmiş olan tıraş erkânı ile tıraş edilir, sağ kulağı delinerek mengûş, yani küpe takılır ve bu suretle mücerretlik makamına geçirilmiş olur. Mücerretlik âyin-i cem'ine mücerretlerden başka hiç kimse giremez. Mücerretler evlenemezler ve ömürleri boyunca kendilerini tarikata adamış sayılırlar. Mücerretlik âyini önceleri yalnız Hacı Bektaş dergâhında, Balım Sultan türbesinde ve Kerbelâ tekkesinde yapılırdı. Son zamanlarda Merdivenköyü tekkesi şeyhi Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, bu âyini Merdivenköyünde de yaptı. Halifelik, Bektaşîliğin beşinci derecesidir. Halife, Bektaşîlerin en büyüğüdür. Taçlarının üstüne siyah sarık sararlar. Herhangi bir baba, halifelik makamlarından birine başvurduğu zaman isteği kabul edilirse veya buna lüzum görülürse kendisine halifelik icazeti, çırağ, tuğ, alem ve sofra verilirdi. Muhiplik, dervişlik, babalık ve mücerretlik âyin-i cemlerinde bir kurban kesilmesine karşılık, hilâfet âyin-i ceminde usule uyularak kırk kurban kesilirdi. Fakat son zamanlarda kurbansız nasip verenler ve hilâfet kurbanını bire indirenler de oldu. Bektaşîlerde önceleri dört hâlife varken, sonraları bu usul de bozuldu. Bektaşîlerde, aynı zamanda üç mücerret baba, müşterek ve imzalı icazetname ile bir babayı halife yapabilirdi. • Bektaşî inancı. Bektasîler Caferi mezhebindendir. Kendilerinde Ehl-i Bey t sevgisi çok kuvvetlidir. Bektaşîlere göre Ali, Allah'ın zuhuru, miraç ise Hz. Muhammed'in Ali'ye intisap etmesidir. Bektaşîler sabah ve akşam on iki imama salâvat getirir ve na't-i Ali okurlar. Muharrem ayında on gün su içmezler. Muharremlerden sonra babaya baş okuturlar, yani bir yıllık günahtan temizlenirler. Ali'nin doğum günü saydıkları Nevruz* 'u kutlar ve üç gün süt içerler. Birbirleri ile sohbet edip dem çekerler, nefes okurlar, saz çalıp dinlerler. Bütün bunlar onlara göre ibadettir. Bektaşîlerde ahlâk, verilen söze dayanır. Bu da “elin tek, dilin pek, belin berk tut” sözünden ibarettir. Onlara göre “kendini bilene atasının kanı helâl, bilmeyene anasının sütü haram,” idi. Çoğu da tenasüh nazariyesine inanırdı. Tasavvuf ile fazla bağdaşmayan Bektaşîlik, daha çok dünyevî bir düşünüş, bir neşve idi. • Bektaşî edebiyatı. Bektaşîliğin Türk edebiyatı üzerinde pek geniş ve pek olumlu etkileri vardır. Bektaşîler, aslında Türk vezni olan hece veznini benimsemişler ve halka halk diliyle hitap etmişlerdir. İçlerinde okumuş olanları bazen aruz veznini de kullandılar. Bektaşî şiirleri, halk edebiyatının en önemli kaynakları arasındadır. XIII. yy.da Said* Emre ile başlayan Bektaşî edebiyatı, XV. yy.da Kaygusuz* Abdal gibi çok büyük bir şair yetiştirdi. XVI. yy.da Hatayî* (Şah İsmail-i Safevî), daha sonra Pir* Sultan Abdal ve onun müridi olan Kul* Himmet, bu edebiyatın en büyük şairleri arasındadır. Bektaşî edebiyatı, zamanımıza kadar gelmiş ve birçok değerli şair yetiştirmiştir. Ehl-i Beyte karşı sevgi göstermek, taassup ve yobazlık ile alay etmek, Bektaşî gelenek ve düşüncelerinden bahsetmek, bu orijinal edebiyatın belli başlı konularıdır. BEKTAŞ VELİ Hacı , Türk mutasavvıfı (1209/1210 ?-1270/1271). Anadolu Selçuklularına karşı ayaklanarak 1240'ta idam edilen Baba İshak'ın halifelerinden. Hayatı hakkındaki bilgiler Eflâkî'nin Menakıbü'l Ârifin'ine ( Âriflerin Menkıbeleri), Âşıkpaşazade Tarihi'ne ve Bektaşî Velâyetnâmesi 'ne dayanır. Bu bilgilere göre Bektaş Veli Horasan'dan Sivas'a geldi. Amasya'ya giderek Baba İshak'a halife oldu. Bir süre Kırşehir ve Kayseri'de kaldı. Bugün Hacıbektaş adını taşıyan Sulucakarahöyük'e yerleşti. XIII. yy.da Anadolu'daki dinî-askerî teşkilât içinde yer alan Bâcıyân-ı Rum topluluğundan Hatun Ana'yı evlât edindi. Din ve mezhep bağlarından uzaklaşarak Baba İshak'a yeni bir düzenin kurucusu, mehdî, hattâ peygamber gözüyle bakan Babalıların ayaklanması sırasında Bektaş'ın kardeşi Menteş, Sivas'ta öldürüldü. Bu ayaklanmada Babalıların büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi. Vefaiye tarikatından bir Babâî halifesi olan Bektaş, isyandan geriye kalan Şiî, Bâtınî zümrelerini etrafına topladı. Müritleri tarafından “kalenderler piri, abdallar serveri” sayıldı. Sonradan kendisine bağlanarak kalenderî, haydarî, abdal, şemsî, edhemî, câmî, celâlî gibi Şiî-Bâtınî zümrelerini içinde toplayan tarikat, Bektaşîlik adını aldı. Bu tarikat Osmanlı imparatorluğunda yaygınlaştıktan sonra Hacı Bektaş'ı ilk Osmanlı hükümdarlarıyla çağdaş sayan söylentiler ortaya çıktı. Bektaşî geleneğine göre Hacı Bektaş, Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Yeniçeri ocağına dua etmiş, Yeniçerilerce pir tanınmıştır. Bu inanış dolayısıyla Yeniçeri askerine “Taife-i Bektaşîyan”, yeniçeri ağalarına da “Ağa-yı Bektaşîyan” denir. Yeniçerilerin başlarına giydikleri börkün arkaya doğru sarkan kısmı da Hacı Bektaş'ın hatırasına bağlanır. Söylentiye göre Hacı Bektaş, kendisine getirilen yeniçerinin başına elini uzattığı zaman, arkaya doğru sarkan kol yenini hatırlatmak için börkün arkasına bu kısım eklenmiştir. Yeniçeri sözünün gene bu kol yeniyle ilgili olan “Yen içeri” sözünden geldiği de ileri sürülür. Bektaş Veli Yeniçeriliğin kurulmasından, hattâ Osmanlılardan çok önce öldüğü için bunların doğru olması mümkün değildir. Osmanlı devletinin ilk zamanlarında Anadolu'da yaygın bir kuruluş olan Ahîlikte her esnaf sınıfı bir pir'e bağlanıyordu. Ahîlerin seyfî kolu olan Alp-erenler de Hacı Bektaş'ı kendilerine “Serçeşme” tanıdılar, böylece Yeniçerilikle Bektaşîliği birleştiren söylentiler ortaya çıktı. Âşıkpaşazade, Hacı Bektaş'ın Osmanlı hükümdarlarından hiçbiriyle görüşmediğini ısrarla belirtir. Yeniçerilerle ilgisini, bir savaşta, müritlerinden Abdal Musa'nın yeniçeri üsküfü giymesine bağlar. Süflî Derviş diye tanınan Ali oğlu Musa'nın XV. yy.da yazdığı Bektaşi Vasiyetnamesi, Hacı Bektaş'ın hayatını olağanüstü menkıbelerle karıştırarak anlatır. Bu dinî-destanî menakıb kitabına göre Hacı Bektaş Veli Nişaburludur. VII. imam Musa Kâzım'ın soyundandır. Hoca Ahmed Yesevî halifelerinden Lokman Perende'nin öğrencisidir. Çocukluğundan başlayarak kerametler gösterir. Horasan erenleri tarafından ululuğu kabul edilir. Kendisine teklif edilen saltanatı kabul etmeyerek kırk yıl ibadetle uğraşır, inzivada yaşar. Sonra Horasan valisi Ahmed Yesevî'nin Bedahşan kâfirleriyle uzun savaşlarına katılır. Şahin şekline girerek savaşın kazanılmasını sağlar; Bedahşan halkına İslâmiyeti kabul ettirir. Daha sonra Yesevî'nin işaretiyle taç, hırka, sofra, seccade emanetlerini alarak Rum diyarına yerleşir. Menakıbnâme 'de, bundan sonra Hacı Bektaş'ın Anadolu'da molla Sadeddin, Sarı Saltuk, Mevlâna, Seyyid Mahmud-u Hayrâni, Ahî Evren gibi din, tasavvuf ve tarikat büyükleriyle yaptığı görüşmeler, gösterdiği kerametler anlatılır. Hacı Bektaş'ın Makalât adında Arapça bir kitabı olduğu bilinmektedir. Bu eserin Yunus Emre'nin çağdaşı Said Emre tarafından yapılmış mensur çevirisiyle Ferahname yazarı Hatiboğlu'nun 1409'da tamamladığı manzum bir çevirisi vardır. Makalât öğretici bir tasavvuf kitabıdır. Şeriat, tarikat, hakikat, marifet adını taşıyan dört kapı ile her kapının kırk makamını; ölüm, zahit, arif, muhip gibi tasavvuf terimlerini, insanın her şeyi kendinde topladığı gerçeğini anlatır. 12 İmamın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak gibi Şiîliğin esaslarını savunur. Zahidin ibadetle, muhibbin hak sohbetiyle meşgul olacağını, sırası gelince taatlerin ortadan kalkacağını kabul eden Bâtınî inançlara da yer verir. Hacı Bektaş'ın XVIII. yy. dil özelliklerini taşıyan iki sayfalık bir Şathiye 'si de vardır. Bektaşîler arasında söylenen Hacı Bektaş, Bektaş, Şirî mahlâslı şiirler XIII. yy.dan çok sonra meydana gelmiş ve Hacı Bektaş'a mal edilmiştir. Tasavvuf hikmetlerini bir araya getiren Farsça Fevaid adlı kitap da çeşitli yerlerden toplanmış ve Hacı Bektaş'a isnat edilmiş eserlerdendir. | ||
| | |
| |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |